Belirsizlik Çağında Siyaset: Küresel Gerilimler ve Türkiye’nin Stratejik Konumu

Yayınlama: 27.04.2026
Düzenleme: 27.04.2026 15:01
A+
A-

Dr. Hande Ortay

Uluslararası sistem, 21. yüzyılın ilk çeyreğinin sonuna yaklaşırken yalnızca güç dağılımının değiştiği bir evreyi değil; aynı zamanda normların, kurumların ve aktör davranışlarının yeniden tanımlandığı bir kırılma sürecini yaşamaktadır. Bu dönüşüm, klasik realizmin öngördüğü güç mücadelesi dinamiklerini aşarak, çok katmanlı ve çoğu zaman öngörülemez bir jeopolitik ortam yaratmıştır. Artık uluslararası ilişkiler yalnızca devletler arası ilişkiler üzerinden değil; devlet dışı aktörler, çok uluslu şirketler, ulusötesi ağlar ve hatta dijital platformlar üzerinden şekillenen hibrit bir yapı içerisinde analiz edilmek zorundadır.

 

Bu bağlamda, günümüz siyasetinin en belirgin özelliği “belirsizliğin kalıcılaşmasıdır.” Küresel sistemdeki bu belirsizlik, yalnızca güç merkezlerinin çeşitlenmesinden değil; aynı zamanda krizlerin eş zamanlı ve birbirini besleyen yapısından kaynaklanmaktadır. Enerji güvenliği, gıda krizleri, iklim değişikliği, göç hareketleri ve bölgesel savaşlar gibi çoklu kriz alanları, siyasetin doğasını daha kırılgan ve karmaşık hale getirmektedir. Bu durum, karar alıcıları klasik güvenlik paradigmasının ötesine geçmeye zorlamakta; “insan güvenliği”, “ekonomik güvenlik” ve “toplumsal dayanıklılık” gibi kavramları ön plana çıkarmaktadır.

 

Orta Doğu, bu çok katmanlı dönüşümün en görünür olduğu coğrafyalardan biri olmaya devam etmektedir. Bölgedeki çatışmalar artık yalnızca devletler arası rekabetten ibaret değildir; aksine, vekâlet savaşları üzerinden yürütülen, çok aktörlü ve uzun soluklu bir mücadele alanına dönüşmüştür. İran’ın bölgedeki milis ağları aracılığıyla yürüttüğü stratejik nüfuz politikası, Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri varlığını yeniden konumlandırma çabaları ve Rusya’nın dengeleyici güç olma iddiası, bölgeyi küresel güç rekabetinin bir laboratuvarı haline getirmiştir.

 

Bu süreçte dikkat çekici olan, devlet dışı aktörlerin artan kapasitesidir. Milis gruplar, paramiliter yapılar ve ideolojik ağlar, yalnızca çatışma dinamiklerini şekillendirmekle kalmamakta; aynı zamanda devlet egemenliğinin sınırlarını da yeniden tanımlamaktadır. Bu aktörler, düşük maliyetli ancak yüksek etkili stratejilerle, büyük güçlerin sahadaki uzantıları haline gelmektedir. Dolayısıyla günümüz çatışmaları, klasik savaş teorilerinin ötesinde, hibrit ve asimetrik bir karakter taşımaktadır.

 

Avrupa cephesinde ise güvenlik mimarisinin yeniden inşa edildiği bir döneme tanıklık etmekteyiz. Ukrayna savaşı, yalnızca bölgesel bir kriz değil; aynı zamanda Soğuk Savaş sonrası kurulan düzenin kırılganlığını gözler önüne seren bir dönüm noktası olmuştur. NATO’nun genişleme politikaları, Avrupa Birliği’nin stratejik özerklik arayışları ve Almanya’nın savunma harcamalarını artırma kararı gibi gelişmeler, kıtanın güvenlik anlayışında köklü bir değişime işaret etmektedir.

 

Bu dönüşümün bir diğer önemli boyutu ise terörizm ve diaspora politikalarıdır. Avrupa ülkelerinin özellikle belirli örgütlere yönelik çifte standartlı yaklaşımları, güvenlik politikalarının normatif temellerini sorgulanır hale getirmektedir. Bu durum, yalnızca Türkiye-Avrupa ilişkilerini değil; aynı zamanda uluslararası hukukun uygulanabilirliğini de tartışmalı hale getirmektedir. Terörün finansmanı, propaganda ağları ve diaspora üzerinden örgütlenme kapasitesi, modern güvenlik anlayışının en kritik sınav alanlarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Türkiye, tüm bu çok katmanlı jeopolitik denklem içerisinde özgün bir konumda yer almaktadır. Coğrafi olarak bir geçiş ülkesi olmanın ötesinde, aynı zamanda bir etki üretme kapasitesine sahip olan Türkiye, son yıllarda izlediği çok boyutlu dış politika ile dikkat çekmektedir. Karadeniz’de denge politikası, Kafkasya’da aktif diplomasi, Orta Doğu’da güvenlik odaklı müdahaleler ve Afrika’da artan diplomatik ve ekonomik varlık, Türkiye’nin küresel sistemde daha görünür bir aktör haline geldiğini göstermektedir.

 

Ancak bu stratejik aktivizm, beraberinde önemli sorumlulukları da getirmektedir. Türkiye’nin dış politika hamlelerinin sürdürülebilirliği, büyük ölçüde iç dinamiklerle doğrudan ilişkilidir. Ekonomik kırılganlıklar, toplumsal kutuplaşma ve kurumsal kapasite gibi unsurlar, dış politikadaki manevra alanını doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle, dış politika ile iç politika arasındaki denge, her zamankinden daha kritik bir hale gelmiştir.

 

Ayrıca günümüz dünyasında güç kavramı da yeniden tanımlanmaktadır. Sert güç unsurlarının yanı sıra, yumuşak güç, dijital diplomasi ve kamu diplomasisi gibi araçlar, devletlerin uluslararası alandaki etkinliğini belirleyen önemli faktörler haline gelmiştir. Türkiye’nin kültürel diplomasi, insani yardım politikaları ve medya etkisi gibi alanlarda geliştirdiği kapasite, bu yeni güç anlayışının önemli bir parçasıdır.

 

Sonuç olarak, içinde bulunduğumuz dönem, siyasetin yalnızca güç mücadelesi üzerinden değil; aynı zamanda kriz yönetimi, esneklik ve adaptasyon kapasitesi üzerinden şekillendiği bir çağdır. Belirsizliğin kalıcılaştığı bu yeni uluslararası düzende, başarılı olabilen aktörler; değişime hızlı uyum sağlayabilen, çok boyutlu stratejiler geliştirebilen ve farklı güç unsurlarını entegre edebilenler olacaktır.

 

Türkiye açısından bu süreç, hem ciddi riskler hem de önemli fırsatlar barındırmaktadır. Stratejik özerkliğini koruyarak çok taraflı ilişkilerini güçlendiren, ekonomik ve kurumsal dayanıklılığını artıran bir Türkiye, yeni küresel düzende yalnızca bir denge unsuru değil; aynı zamanda oyun kurucu bir aktör olma potanseline sahiptir. Ancak bunun için uzun vadeli, bütüncül ve rasyonel bir stratejik vizyonun sürdürülebilir kılınması gerekmektedir.

Hande Ortay, çocukluk yıllarını Almanya’nın Heilbronn şehrinde geçirmiştir. 2011 yılında Türkiye’ye kesin dönüş yapmasının ardından Trabzon’da lise eğitimini tamamlamış; 2015 yılından itibaren İstanbul’daki önde gelen şirketlerde üst düzey yöneticilere ve CEO’lara yönelik eğitimler vererek profesyonel kariyerine adım atmıştır. Bu süreçte özellikle saha temelli uygulamalı çalışmalarla dikkat çekmiştir. Lisans eğitimini 2018 yılında İstanbul Üniversitesi’nde onur derecesiyle tamamlayan Ortay, yüksek lisansını Yeni Yüzyıl Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alanında yapmıştır. “Arap Baharında Tunuslu Kadınların Rollerinin ve Kazanımlarının İncelenmesi” başlıklı yüksek lisans teziyle yüksek onur derecesine layık görülmüştür. Doktora eğitimini ise “Almanya’nın PKK Terör Örgütü Politikası ve Türkiye’ye Etkileri” başlıklı doktora teziyle başarıyla yüksek onur derecesine ile tamamlamıştır. Akademik kariyerine İbn Haldun Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü ile Karatay Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde doktor olarak devam etmektedir. Akademik çalışmaları; Uluslararası İlişkiler, Avrupa Politikası, Güvenlik Çalışmaları, PKK Terör Örgütü, Türkiye-Almanya İlişkileri, Medya-Siyaset İlişkisi ve Toplumsal Dönüşüm temalarında yoğunlaşmaktadır. Yazılı ve görsel medyada da aktif olan Ortay, İstiklal Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapmakta; ayrıca Daily Sabah, International Policy Digest gibi uluslararası yayınlarda Türkiye ve bölge jeopolitiğine ilişkin analizler kaleme almaktadır. 2016 yılından itibaren 32 kitabın yayın sürecinde yer almış; akademik editörlük, içerik geliştirme ve bölüm yazarlığı gibi çeşitli görevlerde bulunmuştur. Bunun yanında, pek çok hakemli dergiye akademik makalelerle katkı sunmaya devam etmektedir.
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.