Dr. Hande Ortay
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler
Dünya ekonomisinin nabzını tutmak isteyenlerin uzun yıllar boyunca baktıkları birkaç temel gösterge vardı: dolar, faiz, altın ve petrol.
Bugün ise bu göstergelerden petrolün diğerlerinden biraz daha farklı bir yerde durduğunu düşünüyorum. Çünkü petrol artık yalnızca ekonomik büyümenin, üretimin veya küresel talebin göstergesi değil. Aynı zamanda uluslararası sistemdeki siyasi gerilimlerin, savaşların, yaptırımların, diplomatik müzakerelerin ve büyük güç rekabetinin adeta termometresine dönüşmüş durumda.
Bir başka ifadeyle, bugün petrolün bir varilinin kaç dolar olduğunu bilmek tek başına yeterli değil.
O petrolün nereden çıktığını, hangi güzergâhtan geçtiğini, hangi ülkenin tankerleriyle taşındığını, hangi yaptırım rejimine tabi olduğunu ve hangi askerî çatışmanın gölgesinde piyasaya ulaştığını da bilmek gerekiyor.
Tam da bu nedenle günümüz petrol piyasasını sadece arz – talep dengesi üzerinden değerlendirmek eksik kalacaktır, çünkü bugün petrol piyasasının görünmeyen fiyat etiketi üzerinde başka kavramlar da yazıyor:
Savaş. Diplomasi. Yaptırım. Güvenlik. Coğrafya. Güç.
Ve 2026 yılı, bu kavramların enerji piyasalarını ne kadar hızlı değiştirebildiğini bize oldukça sert biçimde gösteriyor.
Petrol fiyatlarının son aylardaki hareketine baktığımızda son derece çarpıcı bir tabloyla karşılaşıyoruz.
Uluslararası Enerji Ajansı’nın Ağustos 2026 raporuna göre petrol fiyatları yalnızca temmuz ayında yaklaşık 40 dolarlık olağanüstü geniş bir bantta işlem gördü.
Diplomatik gelişmelere ilişkin olumlu beklentiler fiyatları aşağı çekerken çatışmaların yeniden yoğunlaşması petrolün hızla yükselmesine neden oldu. Petrol 23 Temmuz’da 105 dolar seviyesine kadar çıktı.
19 Ağustos’ta Brent petrol 91,62 dolardan kapanırken, birkaç gün sonra 25 Ağustos’ta fiyat 89,21 dolara kadar geriledi.
Burada özellikle dikkat çekmek istediğim nokta şudur:
Değişen esas unsur siyasi risk algısıydı.
İşte günümüz enerji piyasasının anlaşılması gereken temel noktası tam olarak budur.
Petrolün fiyatını artık yalnızca fiziksel arz ve talep değil, gelecekte arzın kesintiye uğrama ihtimali de belirliyor.
Ekonomide buna kabaca risk primi diyebiliriz.
Uluslararası ilişkiler açısından baktığımızda ise bu risk priminin arkasında devletlerin birbirleriyle kurduğu güç ilişkilerini görüyoruz.
Bu nedenle petrol piyasasında bazen gerçekleşen bir saldırı kadar, gerçekleşme ihtimali bulunan bir saldırı da fiyatlanabiliyor.
Dolayısıyla artık enerji piyasalarında beklentilerin jeopolitiği diye tanımlayabileceğimiz yeni alanın çok daha belirleyici hale geldiğini düşünüyorum.
Bugünkü enerji krizini değerlendirirken Hürmüz Boğazı’nı ayrı bir başlık altında ele almak gerekiyor.
Çünkü dünya haritasına baktığınızda küçük görünen bu coğrafi geçiş, küresel ekonomi açısından devasa bir stratejik öneme sahip.
Reuters’ın mart ayındaki değerlendirmesine göre dünya petrolünün yüzde 20’den fazlası normal şartlarda Hürmüz Boğazı üzerinden taşınıyordu.
Dolayısıyla Hürmüz’deki güvenlik problemi yalnızca İran’ın, Suudi Arabistan’ın veya Körfez ülkelerinin problemi değildir.
Kısacası enerji ithal eden hemen hemen bütün ekonomilerin problemidir.
Uluslararası Enerji Ajansı’nın Ağustos raporu bu kırılganlığın boyutunu çok daha açık gösteriyor. Temmuz ayında Körfez’deki petrol üretimi günlük 23,9 milyon varile yükselmesine rağmen savaş öncesi seviyelerin hâlâ günlük 8,3 milyon varil altında kaldı. Bölgesel ihracat ise günlük yaklaşık 15 milyon varile geriledi.
Bu rakamları yalnızca enerji istatistiği olarak görmemek gerekir.
Çünkü günlük milyonlarca varillik petrolün piyasaya ulaşamaması demek, dünyanın farklı bölgelerinde üretim maliyetlerinin artması demektir.
İşte burada enerji güvenliği ile ekonomik güvenlik birbirine bağlanıyor.
Petrol fiyatlarındaki artış denildiğinde toplumun büyük bölümünün aklına doğal olarak benzin ve motorin geliyor.
Ancak petrol fiyatlarındaki yükselişin ekonomik etkisi bundan çok daha geniştir.
Dolayısıyla petrol fiyatındaki artış ekonomik sistem içerisinde dalga dalga yayılan bir maliyet şokuna dönüşebiliyor.
Üstelik bugün mesele yalnızca ham petrol de değildir.
Uluslararası Enerji Ajansı’nın verilerine göre küresel rafineri işleme hacmi temmuz ayında artmasına rağmen bir önceki yılın yaklaşık günlük 5 milyon varil altında kaldı. Dizel, jet yakıtı ve benzin piyasalarındaki sıkışıklık nedeniyle Atlantik havzasındaki rafineri marjları rekor seviyelere ulaştı.
Bu ayrıntı son derece önemli.
Çünkü petrolün varil fiyatı düşse dahi rafineri kapasitesinde veya petrol ürünlerinin taşınmasında sorun varsa tüketicinin ödediği fiyat aynı hızda düşmeyebilir.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde yalnızca Brent fiyatını takip etmek bana göre yeterli olmayacaktır.
Benzin, motorin, jet yakıtı ve rafineri kapasitesi de en az ham petrol kadar önemli olacaktır.
Enerji fiyatlarının yükseldiği bir dünyada merkez bankalarının işi de zorlaşıyor.
Son yıllarda dünya ekonomisinin en önemli gündemlerinden biri enflasyonla mücadeleydi.
Ancak enerji fiyatlarından kaynaklanan enflasyonun çok farklı bir karakteri vardır.
Çünkü merkez bankası faiz artırarak Hürmüz Boğazı’nı açamaz.
Faiz artırarak petrol kuyusunun üretimini yükseltemez.
Faiz artırarak savaşın sona ermesini sağlayamaz.
Tam da bu nedenle jeopolitik kaynaklı enerji şokları ekonomi politikası açısından son derece zor bir denklem yaratır.
Bir tarafta büyümeyi korumaya çalışan hükümetler vardır. Diğer tarafta enflasyonu düşürmeye çalışan merkez bankaları.
Enerji fiyatları yükseldiğinde ise iki hedef arasında çatışma ortaya çıkabilir.
Faizi yüksek tutarsanız büyüme baskılanabilir. Faizi düşürürseniz enerji kaynaklı enflasyonun ekonomiye yayılması kolaylaşabilir.
Dolayısıyla petrol fiyatındaki yükseliş yalnızca enerji piyasasının değil, para politikasının da problemidir.
Bugünkü petrol piyasasını anlamak için ABD-İran ilişkilerine de yalnızca askerî açıdan bakmamak gerekiyor.
Washington’ın İran’a yönelik yaptırım politikası bize modern uluslararası sistemde ekonomik araçların nasıl stratejik silahlara dönüşebildiğini gösteriyor.
25 Ağustos’ta açıklanan yeni Amerikan yaptırımları 60 kişi, kuruluş ve gemiyi hedef aldı. Bunun yanında Washington’ın İran’la ekonomik ilişkilerini sürdüren aktörleri dolar merkezli finansal sistemden dışlama tehdidi, meselenin yalnızca İran-Amerika ilişkileriyle sınırlı olmadığını gösteriyor.
Burada petrol ile dolar arasındaki ilişki son derece önemlidir.
Petrol ticaretinin küresel finans sistemiyle ilişkisi düşünüldüğünde ABD’nin sahip olduğu finansal güç, Washington’a yalnızca ekonomik değil aynı zamanda jeopolitik bir avantaj sağlıyor.
Ancak karşı tarafta başka bir gerçeklik var: Çin.
Reuters’ın 24 Ağustos tarihli verilerine göre Çin uzun süredir İran petrolünün en önemli müşterisi konumunda. İran’dan Çin’e petrol sevkiyatı ağustos ayında günlük yaklaşık 534 bin varile gerilemiş durumda; temmuzda bu miktar 823 bin varil civarındaydı.
Bu tablo bize aslında daha büyük bir mücadeleyi gösteriyor.
Mesele yalnızca İran petrolünün satılıp satılmaması değil.
Mesele aynı zamanda Amerikan merkezli finansal düzenin yaptırım kapasitesinin sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğidir.
Bunlar önümüzdeki yıllarda yalnızca petrol piyasasını değil, uluslararası para sistemini de ilgilendiren sorular olacaktır.
Dünya kamuoyu son dönemde Orta Doğu’ya yoğunlaşmış durumda.
Ancak enerji piyasasının diğer büyük jeopolitik cephesini unutmamak gerekiyor: Rusya-Ukrayna savaşı.
Rusya dünyanın en önemli enerji üreticilerinden biri.
Dolayısıyla Rus petrol altyapısına, rafinerilerine veya ihracat güzergâhlarına yönelik her saldırı küresel enerji piyasası açısından önem taşıyor.
25 Ağustos itibarıyla Rusya’nın Novoshakhtinsk rafinerisinin Ukrayna saldırısından zarar görmesi ve Kazakistan’daki Atyrau rafinerisinde yangın çıkması, enerji piyasasının aynı anda birden fazla coğrafi riskle karşı karşıya bulunduğunu gösteriyor.
Bana göre bugünkü dönemi geçmiş petrol krizlerinden ayıran en önemli unsurlardan biri de budur.
Eskiden enerji krizleri çoğunlukla belirli bir bölgesel sorun üzerinden okunurdu.
Bugün ise riskler eş zamanlı.
Reuters’ın 25 Ağustos tarihli analizine göre çatışmalardan etkilenen bölgelerde bulunan ülkeler 2025’te yaklaşık günlük 45 milyon varil, yani dünya petrol arzının yüzde 43’ünden fazlasını üretiyordu.
Bu rakam bence günümüz enerji sisteminin kırılganlığını anlatmaya tek başına yeterlidir.
Dünya petrolünün neredeyse yarısının siyasi veya askerî risklerin yoğun olduğu coğrafyalardan gelmesi, petrol piyasasının artık yapısal biçimde jeopolitikleştiğini gösteriyor.
Bütün bu karmaşanın içerisinde OPEC+ da piyasanın en önemli aktörlerinden biri olmaya devam ediyor.
Suudi Arabistan, Rusya, Irak, Kuveyt, Kazakistan, Cezayir ve Umman 2 Ağustos’ta yaptıkları toplantıda eylül ayından itibaren günlük 188 bin varillik üretim ayarlaması kararı aldı.
Ülkeler ayrıca piyasa koşullarını aylık olarak değerlendirmeye devam edeceklerini açıkladılar.
İlk bakışta bu karar teknik bir üretim kararı gibi görülebilir.
Ancak enerji siyaseti açısından çok daha geniş bir anlam taşımaktadır.
Çünkü OPEC+ yalnızca petrol üretimini düzenleyen bir platform değildir.
Aynı zamanda dünyanın önemli enerji üreticilerinin piyasa üzerindeki kolektif etkisini korumaya çalıştığı siyasi-ekonomik bir mekanizmadır.
Suudi Arabistan’ın ABD ile ilişkileri, Rusya’nın Batı ile yaşadığı jeopolitik mücadele, Çin’in enerji talebi ve Körfez ülkelerinin giderek daha bağımsız dış politika arayışları düşünüldüğünde OPEC+ kararlarının siyasi boyutunu göz ardı etmek mümkün değildir.
Petrol üretmek ekonomik güçtür.
Ancak petrolün ne zaman ve ne miktarda piyasaya sürüleceğine karar verebilmek stratejik güçtür.
Petrol piyasasında gözden kaçırılmaması gereken aktörlerden biri de Çin.
Çünkü dünyanın en büyük ekonomilerinden birinin enerji ihtiyacındaki değişim, petrol fiyatları üzerinde son derece önemli sonuçlar yaratabiliyor.
Çin açısından mesele yalnızca petrol satın almak değildir.
Enerji arzının güvenli biçimde sürdürülebilmesi, Çin’in ekonomik büyümesi ve sanayi üretimi açısından stratejik önem taşımaktadır.
Bu nedenle Pekin’in İran, Rusya, Suudi Arabistan ve diğer enerji üreticileriyle geliştirdiği ilişkileri yalnızca ticari anlaşmalar olarak değerlendirmek eksik olacaktır.
Çin aslında enerji kaynaklarını çeşitlendirerek kendi ekonomik güvenliğini sağlamaya çalışıyor.
Aynı zamanda enerji ticaretinde ulusal para birimlerinin daha fazla kullanılması yönündeki girişimler, uzun vadede dolar merkezli küresel enerji düzeni açısından da dikkatle izlenmelidir.
Bence önümüzdeki on yılın en önemli sorularından biri şu olacaktır: Petrol piyasası Amerikan dolarının hâkim olduğu mevcut finansal yapı içerisinde mi kalacak, yoksa enerji ticareti giderek daha parçalı ve çok para birimli bir yapıya mı dönüşecek?
Bu sorunun cevabı petrol piyasasının çok ötesinde sonuçlar yaratacaktır.
Bütün bu küresel tablo içerisinde Türkiye’nin konumunu ayrıca değerlendirmek gerekiyor.
Türkiye enerji ithalatçısı bir ülke olduğu için küresel petrol fiyatlarındaki yükselişten doğrudan ve dolaylı biçimde etkileniyor.
Burada iki ayrı fiyat hareketi önem taşıyor:
Petrolün uluslararası piyasalarda dolar üzerinden fiyatlanması nedeniyle Türkiye açısından petrol maliyeti yalnızca varil fiyatına bağlı değildir.
Kabaca ifade etmek gerekirse:
Türkiye’nin petrol maliyeti = küresel petrol fiyatı × döviz kuru etkisi.
Dolayısıyla Brent yükselirken aynı anda dolar/TL kuru da yükseliyorsa Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı enerji maliyeti çok daha güçlü hale gelebilir.
Bu maliyet daha sonra ulaştırmaya yansır.
Bu nedenle Türkiye açısından petrol fiyatlarındaki yükselişi yalnızca “akaryakıta zam gelir mi?” tartışması üzerinden değerlendirmek son derece dar bir yaklaşım olacaktır.
Asıl tartışmamız gereken konu enerji bağımlılığının makroekonomik maliyetidir.
Ancak Türkiye açısından tabloyu yalnızca riskler üzerinden okumak da doğru olmaz.
Türkiye aynı zamanda dünyanın en kritik enerji coğrafyalarından birinin merkezinde bulunuyor.
Bu coğrafi konum Türkiye’ye çok önemli bir stratejik avantaj sağlıyor.
Fakat coğrafya tek başına avantaj değildir.
Coğrafyanın avantaja dönüşebilmesi için altyapı, diplomasi, ekonomik kapasite ve uzun vadeli enerji politikası gerekir.
Türkiye’nin enerji ticaret merkezi olma hedefi de bu nedenle önemlidir.
Boru hatları, LNG altyapısı, depolama kapasitesi, Karadeniz doğal gazı, yenilenebilir enerji yatırımları ve nükleer enerji politikası birbirinden bağımsız projeler olarak değerlendirilmemelidir.
Bunların tamamı aynı büyük stratejinin parçalarıdır: Türkiye’nin dış enerji şoklarına karşı dayanıklılığını artırmak.
Burada “enerji bağımsızlığı” kavramının da doğru kullanılması gerektiğini düşünüyorum.
Bugünün küreselleşmiş ekonomisinde büyük ekonomilerin tamamıyla enerji bağımsızlığına ulaşması son derece zor.
Dolayısıyla gerçekçi hedef mutlak bağımsızlıktan ziyade enerji çeşitliliği ve enerji güvenliği olmalıdır.
Bir ülkenin petrolünün yüzde 80’ini tek ülkeden almasıyla on farklı ülkeden alması aynı şey değildir.
Doğal gazının tamamını tek boru hattına bağlamakla LNG terminalleri, depolama tesisleri ve farklı boru hatları oluşturmak aynı şey değildir.
Bu nedenle enerji güvenliği aslında bir çeşit risk yönetimidir.
Türkiye açısından da önümüzdeki dönemin temel enerji stratejisinin bu olması gerektiğini düşünüyorum.
Bir diğer önemli tartışma ise enerji dönüşümü.
Bu nedenle zaman zaman “petrol çağının sonuna gelindiği” yönünde değerlendirmeler yapılıyor.
Ancak mevcut tablo bize daha karmaşık bir gerçeklik gösteriyor.
Uluslararası Enerji Ajansı, yüksek enerji fiyatları ve Hürmüz’deki sorunların etkisiyle küresel petrol talebinin 2026’da günlük ortalama 1,6 milyon varil azalacağını tahmin ediyor.
Fakat aynı kurum 2027 yılında talebin yeniden günlük 2,4 milyon varil artmasını bekliyor.
Bu bize önemli bir şey anlatıyor:
Enerji dönüşümü gerçekleşiyor.
Ancak petrolün küresel ekonomideki rolü bir gecede ortadan kalkmıyor.
Çünkü petrol yalnızca otomobillerde kullanılmıyor.
Dolayısıyla petrol çağının sonundan ziyade, petrolün hâkimiyetinin diğer enerji kaynaklarıyla paylaşılacağı uzun bir geçiş döneminden söz etmek bana daha doğru geliyor.
Bugünkü kriz bize bir başka önemli kavramı da yeniden hatırlattı: Stratejik rezerv.
Normal zamanlarda petrol stokları ekonomi haberlerinin küçük bir ayrıntısı gibi görülebilir.
Kriz dönemlerinde ise bu stoklar devletlerin ekonomik savunma mekanizmasına dönüşür.
Uluslararası Enerji Ajansı’nın Ağustos raporuna göre gözlemlenen küresel petrol stokları savaşın başlangıcından temmuz sonuna kadar yaklaşık 410 milyon varil azaldı. Temmuz ayında tek başına 69 milyon varillik düşüş gerçekleşti.
Bu son derece önemli bir gelişmedir.
Çünkü stoklar piyasadaki şokları absorbe eden tampon görevi görür.
Tampon küçüldükçe sistem daha kırılgan hale gelir.
Yeni bir saldırı, yeni bir ambargo veya yeni bir üretim kesintisi meydana geldiğinde piyasaların bunu karşılayabilecek rezerv kapasitesi azalır.
Bu nedenle bugünkü petrol fiyatlarından daha önemli olan sorulardan biri belki de şudur:
Bir sonraki enerji krizine ne kadar hazırlıklıyız?
Uluslararası ilişkiler literatüründe uzun yıllardır askerî güç, ekonomik güç ve diplomatik güç tartışılır.
Ancak 21. yüzyılda bunların yanına çok daha açık biçimde enerji gücünü de eklemek gerekiyor.
Dolayısıyla enerji politikası artık ekonomi bakanlıklarının veya enerji şirketlerinin tek başına yönettiği teknik bir alan değildir.
Enerji politikası doğrudan dış politikadır.
Enerji politikası güvenlik politikasıdır.
Enerji politikası ekonomi politikasıdır.
Ve giderek daha fazla biçimde ulusal güç politikasına dönüşmektedir.
Bugün ekranlara baktığımızda Brent petrolün yaklaşık 89 dolar civarında olduğunu görüyoruz.
Fakat bana göre bir varil petrolün gerçek fiyatını yalnızca bu rakam anlatmıyor.
Bu nedenle petrol piyasasının geleceğini tahmin etmek isteyen bir ekonomistin artık biraz uluslararası ilişkiler bilmesi gerekiyor.
Aynı şekilde uluslararası siyaseti anlamaya çalışan bir siyaset bilimcinin de enerji piyasasını takip etmesi gerekiyor.
Çünkü günümüz dünyasında ekonomi ile jeopolitik arasındaki sınır giderek ortadan kalkıyor.
Ben önümüzdeki dönemde petrol piyasasında kalıcı olan unsurun belirli bir fiyat seviyesinden ziyade yüksek belirsizlik olacağını düşünüyorum.
Bugün 89 dolar konuşuyoruz.
Yarın diplomatik bir gelişmeyle daha düşük seviyeleri konuşabiliriz.
Bir başka gün Hürmüz’de yaşanacak yeni bir güvenlik problemiyle yeniden 100 doların üzerini tartışabiliriz.
Fakat değişmeyecek olan bir gerçek var: Petrol, küresel güç mücadelesinin merkezindeki yerini henüz kaybetmedi.
Dünya yeşil dönüşümü konuşuyor olabilir.
Elektrikli otomobiller çoğalıyor olabilir.
Yenilenebilir enerji yatırımları rekor seviyelere ulaşıyor olabilir.
Ancak bir boğazdaki tanker trafiğinin azalması hâlâ dünyanın en büyük ekonomilerinde enflasyon beklentilerini değiştirebiliyorsa, petrol çağının siyasi anlamda sona erdiğini söylemek için henüz oldukça erken.
Bugün petrolün fiyatını yalnızca piyasalar belirlemiyor.
Bu nedenle petrolün geleceğini anlamak isteyenlerin yalnızca piyasa ekranlarına değil, dünya haritasına da bakması gerekiyor.
Çünkü 21. yüzyılın enerji denkleminde asıl mücadele artık yalnızca petrolü kimin çıkardığı üzerine değil; enerji akışını kimin kontrol ettiği, alternatif güzergâhları kimin oluşturduğu, krize kimin daha hazırlıklı olduğu ve enerjiyi kimin siyasi güce dönüştürebildiği üzerine kuruluyor.
Petrolün gerçek jeopolitiği de tam olarak burada başlıyor.
Hande Ortay 31.08.2026
Dergimizin Ağustos ayında yayınlanan 8. sayısında okuyucularımızla buluşan, Dr. Hande Ortay’ın kaleme aldığı “Petrolün Fiyatı Değil, Jeopolitiği Konuşuyor: Yeni Küresel Düzenin Enerji Mücadelesi” başlıklı kapsamlı analiz, günümüz enerji piyasalarının ne kadar kırılgan ve hassas bir dengede ilerlediğini bir kez daha gözler önüne serdi.
Yazının dergimizde yayınlandığı günden bu yana küresel ve bölgesel cephelerde yaşanan gelişmeler, Dr. Ortay’ın piyasaları yalnızca bir arz-talep tablosu olarak değil, doğrudan “beklentilerin jeopolitiği” ve “jeopolitik risk primi” üzerinden okuma tezinde son derece haklı olduğunu kanıtladı.
Ortay’ın analizinde altını çizdiği temel gerçekler, bugün yaşanan son gelişmelerle birebir örtüşmektedir:
Sonuç Olarak;
petrolpiyasasi.com ve Petrol Piyasası Oil & Energy Magazine olarak, bağımsız, veri odaklı ve vizyoner kalemiyle sektöre yön veren yazarlarımızın öngörülerinin kısa süre içinde ne kadar haklı çıktığını görmek bizler için gurur vericidir. Dr. Hande Ortay’ın dergimizin Ağustos 8. sayısında yer alan bu derinlemesine analizi, enerjinin jeopolitiğini doğru okumanın Türkiye ve dünya ekonomisi için taşıdığı hayati önemi bir kez daha tescillemiştir.
petrolpiyasasi.com